Bir önceki yazımda ortaokul da yaşadığım aşklardan,
İlknur’dan bahsetmiştim ve İlknur’la daha sonra neler yaşadığımı anlatacağımı
söylemiştim. Evet başlayalım isterseniz. Okulun bitmesiyle ve yaz mevsiminin
gelmesiyle beraber yoğunluk ortadan kalkmıştı. İlknur’la konuşmaya hala devam
ediyorduk ama yeniden çıkmıyorduk da yani nasıl desem… Bir aşk veya sevgi vardı
ama adı belli değildi ve sevgili gibi de değildik ama misal ben birinden
hoşlandığımı söylesem, o yönde ayak yapsam İlknur kıskançlık krizlerine
giriyordu. Aynı şey benim için de geçerliydi. Saatlerce MSN’den konuşur veya
mesajlaşırdık. İlknur birinden (erkek) bahsetse hemen sinirlenirdim ve yine
aynı şekilde ben bahsetsem o da hemen sinirlenirdi. Sevgili triplerine
girerdik.
Günlerimiz genelde akşamları mahallede dolaşmakla,
sohbet etmekle geçerdi. Her gün birbirimize daha da yakınlaşıyorduk ama daha
önce İlknur’a karşı eşeklik yaptığım için bu olayın sonu nereye gidecek onu da
kestiremiyordum. Neticesinde bir nevi kızı terk etmiş, ağlatmış, gururuyla
oynamıştım. Gerçi o olaydan sonra bayağı bir olgunlaşmıştım. Hani derler ya
nirvana’ya ulaştım, kırklara karıştım… O olaydan sonra bayağı bir vicdan
muhasebesi yapıp kendime çeki düzen vermiştim. Bunun sonucu olarak da etik
değerlerim ilk o zamanlar şekillenmişti diyebilirim.
Neyse efendim gel git, günler böyle geçti. Sürekli
İlknurla konuşarak hem onu daha yakından tanıyor hem de birbirimize daha çok
ısınıyorduk. Aramızdaki buzlar da zamanla eriyordu.
Bir gün hiç unutamayacağım bir an yaşatmıştı İlknur
bana. Bir haftalığına dedesini ziyarete Bursaya gitmişlerdi ailecek. O gün telefonla
beni aradı ve beni çok özlediğini, mutlaka görmek istediğini söyledi. Ben de
nasıl olacak ki 1 haftalığına gitmedin mi kızım sen diyordum. Birden duraksadı ve
akşam yanımda olacağını söyleyip, buluşmak için hazır olmam gerektiğini
ekleyerek telefonu kapattı. Şaşırmıştım çılgın kız ne yapacaktı acaba J
aradan bir saat geçti geçmedi aradı beni ve deniz otobüsüyle İstanbul’a
geldiğini söyledi. Daha sonra işte özetlersek otobüsle de Beylikdüzü’ne geçti
bense otobüs durağında onu bekliyordum. En sonunda gelebildi, otobüsten iner
inmez boynuma atladı ve bana sımsıkı sarıldı. Çok şaşırmıştım cidden şaka falan
yaptığını sanıyordum ama benim için ailesine haber vermeden böyle bir maceraya
girişmesi gerçekten çok anlamlıydı. İçim bir hoş olmuştu, şımarmıştım hafiften.
Nerede kalacağını falan sordum arkadaşında kalacağını söyledi. Bir, iki saat
takıldıktan sonra arkadaşının oturduğu ev’e doğru yürümeye başladık. Saatte
iyiden iyiye geç olunca İlknur’u yanağından öpüp uğurlamıştım.
İlknurla abartısız her gün iki saat telefonla
konuşuyorduk. Artık ya elim uyuşuyor, ya başım ağrıyor, ya da kontörüm
bitiyordu. O derece psikopatlaşmıştık J Günler böyle
geçerken bir gün İlknur taşınacaklarından bahsetti. Ben tabi dumur oldum.
Neden, niye, nereye diye soru bombardımanına tuttum İlknur’u. O da işte
evlerini satacaklarını Güzelşehir’den villa aldıklarını iki hafta içinde
taşınacaklarından falan bahsetti. Ulan Güzelşehir neresi ilk defa duyuyordum.
İlknur’a bu soruyu sorduğumda Kumburgaz’da olduğunu öğrendim. Kumburgaz nere
Beylikdüzü nere… Üzülmüştüm kısaca eskisi gibi sık görüşemeyecektik. Halbu ki
ben İlknur’a çıkma teklifi etmeyi falan düşünüyordum.
Sonraları biraz daha tuhaf gelişti her şey… Ben
cesaretimi toplayıp İlknur’a çıkma teklifi etmenin provasını falan yapıyordum.
3-4 gün sonra tekrar buluştuk. Onu evinin önünden aldım ve 2-3 sokak ilerisindeki
Kuğulu Park adlı bir cafeye götürdüm. İki üç bir şey içtikten sonra muhabbet
daha da koyulaşmıştı. Sonra cesaretimi toplayıp İlknur’a önemli bir şey söyleyeceğimden
bahsettim. Bir anda ortam buz kesti. Tam ağzımı açacakken İlknur bir anda beni
susturup “Efe bana çıkma teklifi edersen kabul etmeyeceğimi biliyorsun değil
mi” dedi. İşte o an göt gibi kaldım. 1-2 dakika sessizlik olduktan sonra anca
ne alakası var ya diyebilmiştim. Lafı eveleyip geveledim… İlknur resmen
laflarımı ağzıma tıkmıştı. Hiçbir şey diyemedim. Tadım kaçmıştı. O gün öyle
gereksiz ve boş geçmişti. İlknur’u evine bıraktım. Oradan da koca bir sıfırla
kendi evimin yolunu tuttum.
Çok bozulmuştum. O kadar bozulmuştum ki ne İlknur’un
mesajlarına cevap veriyordum ne de aramalarını yanıtlıyordum. İki hafta sonra
da taşındılar zaten. O günden sonra uzun bir müddet boyunca ne İlknur benle
konuşacaktı ne de ben onla konuşacaktım. İlknur beni iyi sikmişti
anlayacağınız.
Derken tabi aradan iki sene geçti liseden bir sevgilim oldu (önceki
yazılarda Lise aşkları diye ararsanız bulursunuz) o da daha sonraları ortak bir
arkadaşımız aracılığıyla İlknur mevzularını falan öğrenmiş. İlknur’u zorla bana
face’ten sildirdi. İlknur’da zaten o aralar başka biriyle çıkmaya başlamış,
ikimiz de ayrı yollara sapmıştık. Bu olayların üstünden de tabi bir iki sene
geçti, lise son oldum. Lisedeki sevgilimle ayrıldık ve ben de İlknur’u yeniden
facebook’tan ekledim.
Bir ara onu çok özlediğimden ve buluşmaktan falan
bahsetsem de kendisinin de beni çok özlediğini ama yoğun olduğundan, kendisinin
haber vereceğinden söyleyip konuşmayı sonlandırmıştı. Bir müddet daha haber
gelmeyince İlknur’dan ben de yeniden mesaj atmayı denedim. Yaz tatiline
çıkacağımız akşam İlknur’a tatile çıkacağımı döndükten sonra mümkünse buluşabilip
bulaşamayacağımızı sordum. İlknur da sen bi dön de görüşürüz demişti. Sonra
benim ahmaklığıma geldi dönmedim, unuttum işte… Üniversite yerleşme hedeleri
falan filan vardı o aralar. Üniversiteye yerleştikten sonra İlknur’a yeniden ve
son olarak bir mesaj daha attım. Özlediğimden falan bahsettim havadan sudan
konuştuk bir müddet. İlknur da dön görüşelim dedi. Sonra İstanbula döndükten
sonra İlknur’a geldiğimi söyledim. İlknur hoş geldin dedi başka da bir şey
demedi. Yani ben birkaç şey daha yazdım ama İlknur dönmedi. Yaklaşık 2hafta
bana yanıt vermeyince ben de gurur yapıp İlknur’u sildim ve böylece bu saçma hikâyem
de sona erdi. Aslına bakarsanız fazla bir şey yaşamadık İlknur’la ama şu ana
kadar çıktığımın kızların içinde en çok ona saygı duyuyorum. Ne kötü olduk ne
iyi olduk… Çok saçma bir şekilde yollarımızı ayırdık… Bir de zaman belirteyim hikâyenin
başı 2008-2009’da geçiyor, bu en son İlknur’a facebooktan gönderdiğim mesajın
tarihi ise 20 Nisan 2012. Geçen sene İlknur’u twitter’dan takip ettiysem de
geri dönmediği için ben de sallamadım, unf. Yaptım. :/
Heralde benim haricimde hiç kimse bu kadar saçma, ne
idüğü belirsiz bir ilişki yaşamamıştır. Esen kalın arkadaşlar… Bir sonra ki yazım
da görüşmek dileğiyle.
İsmimi sansürledim burada. Bu taş hala Beylicium Mado'da duruyor.. Eski günlerin hatrına...
Merhaba arkadaşlar keyifler nasıl nasılsınız? Umarım
her şey iyi gidiyordur. Yazılarım şu
aralar fazla okunmuyor. Pek de önemli değil aslında. En azından içimi rahatça
boşaltabileceğim bir mecra edindim. Bu arada blog’um ilginç bir şekilde Türkiye’den
sonra en fazla trafiği ABD’den alıyor onu sırasıyla İsviçre ve Almanya takip
ediyor. Sanırım orada ki gurbetçi kardeşlerimiz takip ediyor. Blog’umu okuyan
herkese selam gönderiyorum. Yorum yazarlarsa beni daha da mutlu ederler.
Bugün ortaokul anılarım canlandı biraz onlardan
bahsetmek istiyorum. 2007- 2006 seneleri özellikle. 8-9 sene geçmiş resmen şaka
gibi. Aslında okuldan aklımda kalan fazla bir anım olmasa da dershaneden kalan
anılarım daha ağır basıyor. Birazdan 13-14 yaşımda başımdan geçen olayları,
yaşadıklarımı falan anlatacağım. Bu yaşlarda insan ne yaşayabilir demeyin çünkü
ergenliğe girdiğiniz yaşlar, en sinirli, en atarlı, en değişken yıllarıdır
insanın. Bu süreçte kişilik arama, kişiliğinizi oturtma, çevre, popülarite, kız
arkadaş bulma ve bilumum gereksiz işlerin ergen kişi için devlet meselesi
yapıldığı yıllardır.
Nihayetinde ergen kişinin o yıllarda tek önemsemesi
gereken iş lise sınavlarına hazırlanması (o zamanlar OKS diye geçiyordu) ve
buna müteakip iyi bir liseye girmesi, iyi bir liseye girmesiyle de iyi bir
üniversitede okuma şansını yakalamaya çalışmasıdır. Ama ergen gencimiz başka
işlerle uğraşırsa… Necmettin lisesi, faruk üniversitesi diye diye gelecek
yıllarını sağda solda heba eder. İleride de bakar ne bok yediğini görür ama son
pişmanlık da fayda etmez. Etmez heralde, yani şimdi doğruyu söylemek gerekirse
başıma gelmedi ama başına gelenleri gördüm.
Peki benim başıma ne geldi? Açıkçası şansım üş aşağı
beş yukarı hep yaver gitti (nazar değmesin :P ) tam dedim tamam bitti, boka
battım, bundan daha kötü bir şey başıma gelemez, öldüm bittim. Bi baktım iyi
bir şeyler gerçekleşti. Hani bu şu anlamda oldu nasıl desem mesela bir sınava
girersiniz çok kötü geçmiştir, iyi not alamayacağınızdan korkarsınız bakarsınız
sınavlar bir açıklanır çok güzel bir not almışsınızdır veya paranız bitti
diyelim, ailenizden de daha yeni para istemişsinizdir bir daha istemeye yüzünüz
olmaz, hop bi bakarsınız hiç kullanmadığınız bir bankamatik kartında sizi az
çok idare edecek bir para bulursunuz. Yani bu örnekleri her türlü yayabilirim.
Ne zaman dibe battığımı düşünsem, daha kötüsü olamaz dediysem ardından hemen
götümü kurtaracak bir şey çıkar, bir oh çekerim.
Bağlamaya çalıştığım nokta ise OKS denen illete
açıkçası çok fazla hazırlanamadım, sınava girdim ama bir Kabataş, İstanbul
Erkek vs. türü liselere giremeyeceğimi biliyordum. Zaten en başından da bir
Kabataş olsun diye de hayal kurmuyordum. O zamanlar tek istediğim yer Askeriye
idi. Hava Harp istiyordum. Askeri lise sınavları şimdi nasıl yapılıyor
bilmiyorum ama o zaman OKS’den bağımsız yapılıyordu. Neyse sınav sonuçları
geldi Kuleli Kara lisesi çıktı. İstediğim yer değildi, babam hele hiç sıcak
bakmadı. Çünkü onun aklında mühendislik, doktorluk tarzı şeyler vardı, asker
olmamı istemiyordu. Zaten şimdi anladım ki benimkisi de bir hevesmiş o zamanlar.
Gerçi askeri hava lisesini kazansaydım adamlar beni şıp diye pilot mu
yapacaklardı orası da meçhul. Her şey iyi gitti diyelim Hava Harp Okulu’ndan da
mezun oldun diyelim eften, püften bir sağlık sorunun çıksa hop yer subayı
olursun. Pistteki kargaları mı kovalatırlar artık, daha değişik görevler mi
verirler bilemeyeceğim.
Neyse konu dağılmasın. Efendim işte OKS sonuçları
geldi, sağlam bir Anadolu lisesine yetecek puan alamamıştım. Ama sonra ne oldu
ne öğrendik? O puanla Özel bir okulda tam burslu okuyabileceğimi öğrendim. İyi
mi oldu kötü mü oldu bilemeyeceğim ama her işte hayır vardır derler ya bir nevi
iyi oldu aslında. Çünkü özel okulda aldığınız yabancı dil eğitimini her Anadolu
lisesi veremez kanaatimce. Bunu nereye dayandırıyorum tabi ki çevremde ki gözlemlere.
Bunun meyvesini de üniversite de yedim. Nasıl oldu? Millet 1 sene hazırlık
okurken ben 1 dönem’de hazırlığı geçtim ve bölümüme başladım. Bu arada hazırlık
sınavımız da “Hello Mr. Brown” tarzı bir şey değildi. IELTS ve TOEFL denkliği
isteyen sınavlardı.
Yalnız çok özür diliyorum anasını satayım ama ilk
paragrafta ne anlatacağım dedim, şimdi ne anlatıyorum. Kusura bakmayın. Evet,
toparlarsak bu yazımda ortaokul, dershane arasında geçen zamanımı, yaşadığım
aşkları, arkadaşlıkları ve hatırladığım birkaç anıyı anlatmak istiyorum. Lafı
uzatmadan konuya girelim.
O yıllar bambaşka yıllardı. Renkli telefonların
çıktığı, insanların SMS, MSN ve biraz sonraları Skype ile tanıştığı yıllardı.
Bunlar ergenler arasında çok yaygındı. Bir kişiyle çok samimiymişsiniz gibi MSN’den
konuşabilirdiniz ama yüzyüze geldiğinizde selam bile vermezdiniz. Birisi sizi
MSN’den sildiğinde siz de hem siler hem de engellerdiniz. Kız “MeSeNe”si diye
şeyler vardı lan… Vay anasını ne yıllardı. Akon’un Mr. Lonely’siydi, Crazy Frog’un
ring ding dong’uydu, Numa Numa Yeah’ti falandı filandı bu şarkılar hep
bluetooth’la hatta kızılötesiyle gönderilirdi.
Nokia 6600’ın trend olduğu
yıllardı… Bir de TTNET vardı Allahın cezası… ADSL yeni çıkmıştı 256kb interneti
vardı sürekli kesilen cinsten… Aç-kapa, ara-sor ve bilumum bir sürü şaklabanlık
yapardınız 256kb internet için. Allahtan sonraları SuperOnline gibi bir
velinimet çıktı da karşımıza bizi fiber internetle tanıştırdı. Rapishare falan
vardı Torrent ne gezsin mesela bir oyun, müzik albümü falan indirmek isterseniz
bu sitelere yüklenirdi. Bir şey indirmek günler alırdı ama bi error olsun
hoppala geçmiş olsun. Ya da Torrent’in atası Bearshare falan vardı genellikle
indirdiğiniz şeylerle istediğiniz şeyler’in arasında uçurumlar olurdu. Bi de bi
virüs kapsın Pentium 4’lü bilgisayarın… Al başına belayı… Internet Explorer
vardı lan Chrome falan piyasada yok siz düşünün. Bir de o zamanlar kontör olayı
vardı. 250 kontör yüklerdiniz telefonunuza yanlışlıkla internete girerdiniz (ki
o zamanlar Facebook bile yok, kurumsallaşmamış yani) bi bakmışsınız eksilere
düşmüş kontör… Televizyonun hala izlendiği, internete yeğlendiği yıllardı o
yıllar. En büyük zevkimiz Hayat Bilgisi dizisiydi J
Sosyal Medya ise Netlog, Yonja, MySpace
tarzı boş sitelerin elindeydi.
Okulda hoşlandığım bir kız vardı adı Aslı. Sarışın,
mavi gözlü, okulun voleybol takımında olan bir kızdı. Hoşlandıysam da
açılamadım, açılmaya çalışır gibi oldum ama o da bir şeyler anlayınca alay
konusu oldum. Sonra bir heves olduğunu anlayıp yoluma devam ettim.
7. Sınıfta dershaneye başladım Fen Bilimleri Merkezi
dershanesi Beylikdüzü şubesi. Slogan: “Eğitim ciddi kurumların işidir.” Vayyy!
:D Bizim okuldan da bayağı tanıdık vardı
tabi dershanede. O yüzden fazla zorluk çekmedim. Ama bu arkadaşlarımın
gerçekten boş beleş insanlar olduğunu anlamam bir seneme mâl olacaktı. Kadroyu
sayayım Kamil: Cüce hobbit gibi bi şey ama çok sesi çıkar, hep dediği olsun
ister. Rafet: Kamil'in kankası, diş telli, dişleri sapsarı bir mahlukat. Arda:
Gerçek anlamda kan kardeşi olduk ama dershane bitene kadar, o kadar. Sıla:
Büyükşehir iöo’da okuyan fıstık gibi bir kız. Esra: Sıla'nın kankası, Psikolojik
sorunları olan tuhaf bir kız. Selin: Harbi harbi güzel bi kız, hatun, ama
fettan. İlknur: Onu sonralara bıraktım. Tabi yan karakterler de var ama fazla değinmeye gerek yok.
Efendim dershane açılmadan birkaç gün evvel düzey
belirleme sınavı olduk ve F85’sınıfına girmeye hak kazandım. F85 ne mi diye
soracak oluşanız 12 tane sınıf var düzeylerine göre. I diye başlar, G diye
devam eder ve F gelir. Benim sınıfım en iyi 3. Sınıftı. Ee gururluydum biraz
çünkü hiç çalışmadan güzel bir yerden, yükselebileceğim bir konumdan başlamıştım.
Öyle mi oldu? O’nu ilerleyen satırlarda göreceğiz. Dershane ortamı okul
ortamından daha iyiydi bence. Çok güzel hocalarımız oldu mesela, daha iyi
sosyalleşebileceğimiz farklı insanları tanıyabileceğimiz ve hayat tecrübemizi
arttırabileceğimiz bir yerdi. Lafı fazla uzatmaya gerek yok bizim grup belli
zaten Kamil, Rafet, Sıla, Arda, Esra ve Selin. Sıla’yi ilk gördüğüm andan
itibaren tutulmuştum çok güzel bir kızdı, yaşıtlarına göre daha kadınsıydı.
Ergenlik olsa gerek bi an da vurulmuştum. Sürekli konuşmaya çalışıyordum ama
eften, püften konular. Maksat bi arkadaş olalım da sonrası gelir hesabı. Günler
böyle geçerken biz biraz daha samimi oluyorduk. Ama aramızda bir götveren habis
bir cüce vardı. Kamil ibnesi! Bu cüce benim Sıla’ya karşı olan hislerimi anlasa gerek beni sürekli sulu bir şekilde tehdit ediyordu bak Sıla’dan hoşlandığını söylerim, cart ederim curt ederim. Tahammülüm kalmamıştı dedim ne bok yiyorsan
ye çok da sikimde.
Temsili Kamil
Bir gün kantinde otururken bu habis cüce Sıla’yı çağırdı ve bana bakarak bak söylüyorum dedi. Harbiden söyledi habis cüce ben ne
kadar konuyu değiştirmeye çalışsam da ya taşak geçiyor Sıla olur mu böyle bir şey bilmem ne
dediysem de olmadı. Sıla gülümsedi sadece, bilerek ciddiye almadı. Hani şey
gibi istemez ama yan cebime koy misali. Kamil'den de Sıla’dan de tiksinmiştim.
Aradan biraz zaman geçti sarı diş Rafet’le Sıla yakınlaşmaya başladı. Sonra
tabi çıkmaya başladılar… Ben de siktirettim olayı önüme baktım.
Sonraları Esra'ya yakınlaşmaya başladım. Yani Sıla sayesinde muhabbetimiz artmıştı bayağı konuşuyorduk. Hatta evine falan
bırakıyordum. Sonraları öğrendim ki Esra'nın sevgilisi varmış hem de liseli,
üstüne üstlük belalı bir de… Çok tırsmıştım lan.. Sonra Esra'yla arama mesafe
koydum. İyi ki de koymuşum sonraları anladım ki kafadan kontak bir kızmış. Kız
gülerken bir an da ağlamaya başlıyor, ağladıktan sonra da gülmeye başlıyordu.
Tam tımarhanelik. Gerçi ailesel problemleri, çevresel hedeleri vs. sıkıntıları
varmış sonradan öğrendim de olsun. Sıla da bizim sınıftaydı, diğer elemanlar en
alt sınıftaydı. Ulan çok kızdım şu an kendime. Sınıfımdan kişilerle
takılmıyorum, gidiyorum kanalizasyondaki boklarla oynuyorum ya sabır… Sıla Türkçe dersinde hoca bir şey mi soruyordu artık neyse parmak kaldırdı. Ayağa kalkarken beli gözüktü aman allahım ne göreyim… Kızın bel gamzelerinin arası
bildiğin hacı sakalı… Iyyyykk… Çok iğrenmiştim o olay beni Sıla’dan soğutmuştu.
Sonra Selin vardı bi de. Selin öyle bi kızdı ki dar
kıyafetler giyer, mini etek giyer yani ben burdayım derdi. Yine ergenlik olsa
gerek beni bayağı cezbetmişti. Selin’e yakınlaşmaya çalıştıysam da beceremedim.
Hep bir mesafe oldu arada. Ne kısaldı ne uzadı o mesafe. Deli gibi aşık
olmuştum. Sanki o zamanlar aşk’tan bi bok anlıyormuşum gibi. Günler böyle
geçerken ben divane olmuştum. Sıkıntılarımı bir Arda’ya bir de kantinci Güney
abi’ye antabiliyordum. Sonraları Selin o’nu sevdiğimi öğrenmiş ama fazla da
kurcalamamış. Sen kimsin ki misali… O olay o zamanlar beni çok etkilemişti. Bu
günlerden o günlere ben de diyorum ki asıl sen kimsin götüm Kezban! Ama işte şu
an demiş olmam fayda etmiyor. O zamanlar çok harap düşmüştüm hatta o derece ki
ders saati akşam etütün’de kantine gidip öksüre öksüre (çok da hastaydım) ağlamıştım. Arda beni teselli etmeye çalıştı,
sonra Güney abi geldi “oğlum bu kadar büyütülecek ne var? Hayatta insanın her
istediği olmuyor ki. Bir de şöyle düşün sen onu seviyorsun ama o seni
sevmiyorsa ne yapabilirsin, zorla sevgili mi olacaksın, boşver gitsin. Önüne
daha niceleri çıkar sen güven Güney abine” dedi. Güney Abi’nin sözlerinden
sonra biraz rahatlamıştım ve o günden sonra vurdumduymaz olmaya karar
vermiştim.
O günden sonra herkese hakettiği gibi davranmaya
başlamıştım. Kamil, Sıla ve Selinle arama mesafe koydum. Ne selam verdim ne
selam aldım. Esra, Arda ve ben ayrı takılmaya başladık. Hatta bayağı da samimi olmuştuk cuma günleri son etütümüz boş olurdu, aşağıdan miller bira alır,
yangın merdiveninin en üst katında içerdik bayağı kuytu olurdu. Zaman vermek gerekirse bu olaylar 8. Sınıf dershanede
gerçekleşiyor 2007 olması muhtemel. Tabi ergenlik olsa gerek bize zevkli
gelirdi bira içmek vs. Belki de büyümeye özendiğimiz içindi. Arda’yla biz
bayağı samimi olduk, kanka olduk tabiri caizse. Bir gün dersteyken arda
kalemini tamir ederken elini kesti. Sonra bana dedi ki kan kardeş olalım mı ben
de açıkçası hiç sevmem öyle işleri de bir şey diyemeden çat diye birden elime
çizik attı, elim kanadı. Sonra işte kanları birbirine değdirme muhabbeti, kan
kardeş olduk kısacası. Bir artısı olmayan boş bir iş oldu. Allahtan kan
grubumuz aynıydı da bi terslik çıkmadı. Tehlikeli bir iş buradan bildireyim.
Ulan ne salakça şeyler yaşamışım ya toplasan 5 kuruş etmez…
Bu olaylar geldi geçti sınavlar yaklaşırken, ben de
sınavlara konsantre oldum. Arkadaşlarla arama biraz mesafe koydum. Daha çok
sınıftan arkadaşlarla takılıyordum. Cemrehan Karakaş, Burak ve ben
bayağı samimi olmuştuk. Cemrehan Karakaş’ı tanırsınız heralde bi aralar umutsuz
ev kadınlarında oynamıştı. Çok iyi çocuktu da dershaneden sonra irtibatları
kopardık. Gerçi kiminle kaldı ki? Efendime söyleyeyim çok güzel sistem
oturttuk, ders çalışıyoruz, sınavlara hazırlanıyoruz derken bir kızın benden
hoşlandığını öğrendim. Hatta bir kız değil üç kız.
Birincisi Buse adında aynı
okulda okuduğumuz şişman kız doğrudan damgayı bastım [REJECTED], ikincisi yine
aynı okulda okuduğumuz kıvırcık saçlı kısa boylu bir kız adını bile
hatırlamıyorum siz düşünün ona da damgayı bastım [REJECTED],
Üçüncüsü ise İlknur ah
benim güzel gözlü yârim J harbiden çok tatlı bi kızdı, hafif emo’ydu
ama o zamanlar normaldi o tarz akımlar.
Sonrasında gelişen olaylar biraz daha ilginç İlknur’un bir arkadaşı gelip bana İlknur’un benimle konuşmak istediğini beni
bahçede beklediğini söyledi. Hafif heyecanlanmıştım. Aslında bayağı bi
heyecanlanmıştım çünkü düşünsenize sizden hoşlanan bir kız var ve siz de ondan
hoşlanıyorsunuz bu duygu beni her zaman büyülemiştir. Sonra bahçeye çıktım
İlknurla göz göze geldim. Beni görünce gözleri büyüdü hem şaşkın hem de mutlu
gözlerle bana bakıyordu. Ben de tebessüm edip yanına yürüdüm. İnanın ne
konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama telefon numaralarımızı birbirimize verdik bu kısmı
hatırlıyorum. Sonra sarıldık, o gün öyle bitti. Daha tabi sevgili falan filan
değiliz..
Tabi o günün akşamı mesajlaşmaya başladık, biraz
daha samimi olduk. Sonra İlknur bana “utanıyorum ama bir şey sorabilir miyim”
dedi. Ben de tabi dedim “sana aşkım diyebilir miyim” dedi. Vuhhhuuuu çok mutlu
olmuştum lan J
Ben de diyebilirsin tabi aşkım demiştim. Vaktimizin çoğu görüşmekten çok
mesajlaşmakla geçiyordu. Ama olsun o bile kafiydi o zamanlar. Yaklaşık bi 10
gün böyle geçti. Dershanede görüşüyorduk 1-2 saat teneffüs araları görüşüyorduk
sonra dershane bitimi servisle evlere dönüyorduk. Yine böyle bir akşam serviste Kamil yanıma geldi pis habis cüce! Ve “hayırlı olsun kızarkadaşı yapmışsın”
dedi. Ben de teşekkür edip hiç oralı olmadım. İşin kokusu sonradan çıkacaktı aa
dostlar aaahhh… Ne tür bir iblismiş ki o Kamil denilen pis cürüm ürünü velet…
Birazdan bahsedeceğim ne tür bir pislik yaptığından. Biz İlknur’la çıkalı
yaklaşık bir 15 gün falan olmuştu. Yine bir gün servisteydik Kamil denen
mahlukat bana acil annesini araması gerektiğini telefonumu kullanıp
kullanamayacağımı sordu. Ben de insanlık ben de kalsın diyerek telefonumu
vermiştim. Meğer bu götün emelleri farklıymış benim telefonumdan İlknur’a
ayrılık mesajı çekmiş… Tabi ben bundan bi haber olayı daha sonraları
öğrenecektim.
O gün özel dersim olduğu için telefonla fazla
ilgilenemedim. Özel dersten sonra da zaten direkt yatağa gittim çok
yorulmuştum. Ertesi gün oldu akşama kadar İlknur’a mesaj atmak aklıma gelmedi.
Dershanede de göremeyince mesaj attım, cevap vermedi. 1 mesaj oldu , 2 mesaj
oldu yok… Ben de dedim kontörü yok herhâlde dedim boş verdim. Bir gün
geçti, iki gün geçti… O hafta İlknur piyasada yoktu. Benim gözlerim İlknur’u
ararken kaşar Selin benimle konuşmak istediğini söyledi. İstemeye istemeye
gitsem de konunun İlknur olduğunu söylemişti. Ben de dedim ne alaka!? Sonra
İlknur’un başka bir çocuğu sevdiğini, o’nu kıskandırmak için benle çıktığını
söyledi. Oğlum şoklara girdim bir an dedim o yüzden mesajlarıma cevap vermiyor…
Hiç işte orospunun dediği beni gaza getirdi… İlknur’u telefondan sildim,
aklımdan çıkarmaya çalıştım. Hatta dershanedeki kankisi haticeyle yakınlaşmaya
başladım. Hatice de stajyer kaşardı. Yani öyle diyorlardı…
Ertesi hafta İlknur dershaneye geldi. Göz göze
gelmemeye çalıştım. Hatta Haticeyle konuşup,
İlknur’u takmıyorum gibisinden bi hava yarattım. Herkes ayrıldığımızı
öğrenmişti. İlknur’un gözleri dolmuştu Haticeyle beni görünce anlam
verememiştim. Benim de canım sıkılmıştı hava almaya bahçeye çıkmıştım. Kendi
kendime Allahım nasıl bi bok yaşıyorum ben diyordum. Sevgi, aşk iyi hoşta aynı
zararlı alışkanlıklar gibi aslında. Sana keyif verir, mutluluk verir ama bi
yerden sonra farkedersin ki seni zehirlemiş, hasta etmiş. Benim ilişkilerim hep
böyle yarım kalmıştır. Tam keyfine varayım derken sonu hüsran olmuştur… Hiçbir ilişkim
için diyemem ki çok güzeldi, çok mutluydum… Offf salak salak işler işte… Ben
konudan sapmadan devam edeyim yazı çok uzun oldu farkındayım ikiye falan
bölerim büyük ihtimalle.
Neyse efendim o günün akşamı yine servislere bindik
ama güzergâh değişik gelmişti. Çünkü ilk Bizimkent’e uğrardık, sonra Büyükşehir
A mahallesine geçerdik, oradan da Büyükşehir B mahallesi biterdi. O gün
Şoförümüz Can abi öğrencileri öyle bir bırakmıştı ki serviste bi tek İlknur’la
ben kalmıştım. Sonra İlknur gözleri dolu bir vaziyette yanıma geldi ve barışmak
istediğini, beni çok sevdiğini, kaybetmek istemediğini söylemişti. Ahh ceylan
gözlü sevgilim benim… Egoma yenik düştüm… Aslında ben de seni kaybetmek
istemezdim ama öyle bir entrikalar oynanmıştı ki ben hala farkında değildim.
İlknur’a bir daha konuşmak istemediğimi söyledim. İlknur çok kötü oldu
ağlayarak otobüsten indi.
Yaklaşık bir hafta on gün sonra öğrendim ki İlknur’la
habis pis cüce Kamil çıkmaya başlamışlar! Laaaaaaaannnn Heyt ulan heyttt!!!
Attırmayın Makedon’un kafasını! Öyle bi sinirlendim ki öyle bir sinirlendim ki
anlatamam! Orospu çocuğu’na bak sikim kadar boyu var türlü türlü huyu var. İbne
velet! Öyle bir şey yapmalıydım ki bunları ayırmalıydım. Yok yani böyle bir şey
olamaz. Çocuk kızın memesi hizasına bile zor geliyor ama gel gör ki yaptığı
hareketlere bak seni sinir hastası eder. Bi de bunları dershanede gördüm iyice
sinirlendim. Şansım o ki Arda o gün benimle gizli bir şey konuşmak istediğini
söyledi ve dershaneden çıkıp Migros’a gittik. O zamanlar tabi Beylikdüzünde
Marmara Park cart curt yok, bi Migros var o kadar… Neyse Arda bana bir bir
anlattı bu entrikaları, Kamil’in benim telefonumdan İlknur’a ayrılık mesajı
çektiğini, Selin’in bana İlknur’un sevdiği çocuğu kıskandırmak için benimle
çıktığı yalanını, aslında Kamil’in İlknur’u sevdiği için ve benim elimden almak
için bu tür yollara girdiği bildiğiniz her şeyi anlattı. Ben şok oldum… Ne bok
yemiştim ve ne bok yiyecektim.
Gözümü iyice karartmıştım. Onları ayırmalıydım.
Anlamsız bir şekilde nerden esti bilemiyorum ama İlknur’u gizli numaradan
arayıp Teoman’ın Aşk Kırıntıları adlı şarkısını dinlettim. Sonuna kadar da
kapamadı telefonu.
yalan söyleme bak gözlerime bitmiş olamaz...
yokla
ceplerini aşk kırıntıları kalmış olmalı biraz!
Bence benim aradığımı anlamıştır. Bir iki gün sonra
ben de bana düzenlenen komployu anlattım ve Kamil’le nasıl çıkabildiğini
söyledim. Yani başka birisi olsa hadi eyvallahta. Kaşın yerinde gözün yerinde,
hatun gibi hatunsun ne işin var elin cücesiyle. Uygun bir üslupla İlknur’a bunu
söyledim. İlknur’da “Gerçekten onu sevdiğimi mi düşündün. Sadece seni
kıskandırmak için çıkıyordum” dedi.
İçime su serpilmişti. Ardından Kamil'den ayrılacağına söyledi. İp burada
kopmuştu işte.
Kamil’in foyası ortaya çıkınca İlknur’ Kamil’i terk
etmişti ve olayın suçunu bana atmıştı. Lan dangalak habis cüce sen hem benim
hatunumu elimden al, hem türlü oyunlar düzenle, sonra foyan ayyuka çıkınca sağa
sola saldır. Hasssiktir seni gidi piç. Ve beklenen olmuştu yine serviste evlere
gitmeye hazırlanırken 2-3 koltuk arkada oturan Kamil arkadan atlayarak bana
saldırmıştı. Saldırdı dediğim kafama yumruk attı. Ben tam noluyo diye kalktım
baktım vıcı-vıcı bici-bici cik-cik bi şeyler ötüyor bu o sinirle ağzının
ortasına bir tane çaktım elaman 1 metre 10 santim yere uzandı. Sonra araya
arkadaşlar girdi bu göt işaret parmağını sallayarak senin evinin orda inicem,
şöyle yapacam, yok böyle asacam boş boş tehditler savuruyor. Ben de dedim götün
yiyorsa inersin dedim. Benim ev’in oraya geldik baktım bu yerinde oturuyor hadi
gelmiyor musun dedim çıt yok. Sonra indim servisten buna okkalı bir nah
patlattım. Zafer coşkusuyla evime emin adımlarla ilerledim.
Bu olaylar böylece kapandı. Ardından zaten dershane
bitti, OKS’ye girildi derken yaz gelmişti. En huzurlu yaz’ım o yaz’dı. Bu arada
buradan da bir mesaj vereyim beni okuyan orta okul öğrencisi kardeşlerim varsa
aman diyeyim arkadaşlarınızı özenle seçin. Popülarite uğruna kimseye boyun
eğmeyin, başkasına benzemeye çalışmayın, kendiniz olun. Derslerinizle, sosyal
hayatınız arasında bir çizgi olsun. Dersleriniz daha önemli ama sosyal
hayatınız da sıfır olmasın. Dengesini kurun kısacası. Hakkınızı koruyun
gözetin, kimsenin hakkınızı elinizden almasına izin vermeyin. Son olarak da
herkese hak ettiği kadar değer verin fazlasını vermeyin.
Bu yukarıda bahsettiğim elemanlar şu anda ne oldu
diye sorarsanız. Kamil düz liseye gitti üniversite okuyamadı, Rafet ve Esra da yine aynı şekilde üniversite okuyamadı. Sıla bir ara siyasetle uğraşmaya
çalıştı gençlik kollarına falan girdi ama ne oldu hiç bilmiyorum. Arda’da düz
lisede okuduktan sonra yurtdışına üniversite okumaya gitti. Sanırım Macaristan’a
gitti. Selin’den hiç haberim yok. Burak Bilkent’te bir şey okuyor ama hiç haber
alamıyorum. Cemrehan bir süre yurtdışına gitti sonra ne oldu bilmiyorum ama en
son dizide oynuyordu. İlknur da benim gibi Makine mühendisliği okuyor ama ben
yurtdışına gittiğim için Liseden sonra fazla görüşemedik. İlknur'la olan hikayem devam edecek :) Takipte kalın, Esen kalın :)